Category Archives: Sağlık Köşesi
Batık tırnaktan kurtulmak mı istiyorsunuz?
Tırnağınızı çektirerek kurtulacağınız sanıyorsanız yanılıyorsunuz. İşte batık tırnak sorununa etkili çözüm…
Kemik erimesine süt…
Hayatın her döneminde vücudun sağlıklı gelişimi için ihtiyacı olan besin öğelerini en ideal miktarda içeren sütün, kemik osteoporoza (kemik erimesine) karşın da etkili olduğu bildirildi.
Türkiye’de süt içme alışkanlığının azlığından yakınan uzmanlar, kişi başına yıllık içme sütü tüketimi Avrupa ülkelerinde 100 litrenin üzerinde olmasına karşın, Türkiye’de bu oranın 23 litre olduğuna dikkat çekiyor.
Bursa İl Sağlık Müdürü Dr. Özcan Akan, gerekli tedbirler alınmadığında, besin değeri açısından çok zengin ve yararlı olan sütün, sağlığa zararlı mikroorganizmaları taşıyarak pek çok enfeksiyon hastalığına yol açtığını söyledi.
Sütü diğer besin gruplarından ayıran 2 önemli özelliği bulunduğunu belirten Dr. Akan, “Bunlardan birincisi; organizmanın büyüme ve gelişimi için gerekli olan besin öğelerinin tamamına yakınını içermesidir. Süt; C vitamini ve demir dışında makro ve mikro besin öğeleri için iyi bir kaynaktır. İkinci özelliği ise içerdiği besin öğeleri açısından insan vücudunda kolayca sindirilebilir ve rahatça kullanılabilir olmasıdır. Osteoporoz ya da daha çok bilinen adıyla ‘kemik erimesi’, kalsiyum kaybının artması sonucunda kemiklerin kolayca kırılabilir hale gelmesidir. Osteoporoz sıklığı yaşla artış göstermekle birlikte, kadınlarda görülme sıklığı erkeklere oranla daha fazladır. En fazla çocuk ve yaşlılarda olmak üzere, her yaşta önemlidir. Her 30 saniyede bir kişi osteoporoz sonucu kalçasını kırmaktadır. Kırıkların ülke ekonomilerine yükleri oldukça fazladır.” dedi.
KALSİYUM KEMİK ERİMESİ RİSKİNİ AZALTIYOR
Bursa İl Sağlık Müdürü Dr. Özcan Akan, yeterli kalsiyum alınmasını sağlayan sağlıklı bir beslenme tarzı ve düzenli fiziksel aktivitenin, osteoporoz oluşma riskini düşürdüğüne dikkat çekti. Dr. Akan, kalsiyum alımının kemik kaybını etkileyen ve osteoporoz riski oluşturan birçok çevresel veya yaşam tarzı faktörlerinden biri olduğunu söyledi.
Kalsiyum ve D vitamininin osteoporoz önlem ve tedavisinin ayrılmaz parçası olduğunu kaydeden Dr. Akan, “Kalsiyumu ilaç olarak almaktansa, günlük beslenmedeki kalsiyum kaynaklarını artırmak tercih edilmelidir. En iyi kalsiyum kaynağı ‘süt’tür. Dolayısıyla osteoporozu önlemek için çocukluktan itibaren düzenli olarak süt içilmelidir. Tüketilen sütün ısıl işlem geçirmiş olması önem taşımaktadır. Sütü kaynatmak besin değerini düşürmektedir. Pastörize veya UHT tekniği ile işlenmiş süt tercih edilmelidir.” diye konuştu.
Yaz ve kozmetik…
Bu yaz günlerinde kadınların vazgeçilmezi yine kuşkusuz kozmetik ürünleri. Peki kozmetik ürünlerini gerçekten doğru kullanıyor muyuz?
Uzmanlar bu ürünlerin kullanımında dikkatli olunması gerektiği uyarısında bulunuyor.Cilt temizliği ve bakımında yalnızca zeytinyağlı sabun kullanılan günler çoktan geride kaldı. Artık piyasada kişinin cinsiyetine, yaşına, cilt yapısına uygun sayısız ürün var. Peki bakım ürünü kullanmak, cilt için ne kadar sağlıklı? Her sabah sabun, her duşta duş kremi, her duştan sonra nemlendirici kullanmaya gerek var mı?
İHTİYATLI DAVRANILMALI
Hamburg Üniversitesi Kozmetik Bölüm Başkanı Dermatolog Martina Kerscher, özellikle güzel kokan kremlerin vücutta endorfin gibi mutluluk hormonları salgılanmasını tetikleyebileceğini belirtirken, bazı ürünlerin kullanımında ihtiyatlı davranılmasının cilt için daha sağlıklı olduğunu söylüyor.
Örneğin herkes tarafından belki de temel temizlik maddesi olarak kullanılan sabun. Uzman, Alman Reader’s Digest dergisine yaptığı açıklamalarda, sabun kullanımında “ne kadar az, o kadar iyi” prensibinin geçerli olduğunu belirtiyor. Kerscher, “Temelde suyla her tür temas cildi yoruyor. Zira cilt su ile yıkandığında ciltteki değerli yağlar azalıyor” diyor. Normal ciltlerin temizliğinde yalnızca suyun yeterli olacağını belirten Kerscher, yağlı ciltlerin temizliğinde ise nem kaybına yol açmadan ciltteki yağ fazlasını alan hafif bir temizlik ürününün kullanılmasının yeterli olacağını ifade ediyor.
“VÜCUDUN HER YERİNDE KULLANMAYA GEREK YOK”
Uzmanın duş kremleri konusunda da bazı tavsiyeleri var. Dermatolog Martine Kerscher, duş kremlerinin vücudun her yerinde değil, kişinin gerçekten temizliğe ihitiyaç duyduğu bölgelerde kullanılmasını tavsiye ediyor, diğer bölgeleri temizlemekte ise suyun yeterli olacağını belirtiyor. Ayrıca uzman, ürün seçilirken cildin pH değerinin dikkate alınması gerektiğinin de altını çiziyor.
PEKİ YA YÜZ BAKIMI?
Uzman Kerscher günlük, güneş ışınlarında koruyucu etkisi de olan bir nemlendirici kullanılmasını öneriyor. Zira uzmana göre, cildi bütün bir yıl güneş ışınlarının etkisinden korumak, cilt yaşlanmasına karşı alınabilecek en etkin önlem.
YAŞLA BİRLİKTE CİLDİN İHTİYAÇLARI DA DEĞİŞİYOR
Dermatolog Martina Kerscher açıklamalarında Yaygın bir yanlışa daha işaret ediyor. Kerscher’e göre, her banyodan sonra nemlendirici kullanmaya da gerek yok. Uzman, nemlendiricilerin de yalnızca ciltte kuruluk baş gösterdiğinde kullanılmasını tavsiye ediyor.
Özellikle 50 yaş üstü kadınlarda ise cilt bakım ürünlerinin kullanımında ihtiyatlı davranması gerekli. Kerscher, 50 yaş üzeri kadınların A ve C vitamini içeren kremleri kullanması gerektiğini, daha genç yaştakilerin ise cilde nem veren ve cildi çevresel etkilerden koruyan kremleri kullanmasının yeterli olacağını söylüyor
Zehirli fırtınayla gelen…
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Bölümü Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın, dünyanın toksik (zehirli) fırtına altında kaldığını, bunun da otizm, dikkat dağınıklığı, hiperaktivite, şizofreni, depresyon, parkinson, alzheimer, obsesif kompulsif gibi çok sayıda hastalığa neden olduğunu söyledi.
Aydın, koruyucu hekimliğe önem verilmemesini eleştirerek “Bilim, bilim olmaktan çıktı, ticari tıp ve bilimsel tıp diye ikiye ayrıldı. Rantçı ya da ticari tıp daha fazla para kazanmak üzerine kuruldu. Son yıllarda koruyucu hekimlik adına neredeyse hiçbir şey yapılamamaktadır. Sorunun ana nedeni çözülmeden hastalıkların azalmasını bekleyemeyiz” dedi.
Doğanın intikamı…
Prof. Dr. Aydın, insanoğlunun dünyayı zehirlediğini vurgulayarak “Bu zehirler ise karşımıza hastalıklar olarak çıkıyor, çoğu kez de farkına varılmıyor” diye konuştu.
Nöropsikiyatrik bozuklukların başında toksik maddelerin geldiğini anımsatan Aydın şunları söyledi:
“Herkes birtakım toksinlere maruz kalır ancak her bünye farklı olduğundan herkeste aynı sonucu vermez. Duvar boyaları, bazı oyuncak barbie bebekler, kalıcı rujlar, piller gibi eşyalarda kurşun olduğundan dikkat edilmelidir. Ayrıca kimyasal (gıda katkı maddeleri, tarım ilaçları gibi) ve biyolojik toksin (beslenmenin kötü olması, unlu şekerli gıdaların fazla tüketilmesi nedeniyle bağırsaktaki yüzde 10 oranında bulunan zararlı mikropların çoğalmasıyla oluşan toksin) gibi bir kısmı dışarıdan alınan bir kısmı ise vücudumuzda yapılan bu maddelerle farkına varmadan zehirleniriz.”
Kalp için check-up..
Kalp krizlerine karşı en etkili yöntem düzenli check-up yaptırmak. Peki doğru sonuç için nasıl bir check-up yaptırmalı?
Kalp ve damar hastalıkları, tüm dünyada en çok ölümlerin yaşandığı hastalıkların başında geliyor. Genç yaşta gelen kalp krizleri ise çoğunlukla öldürücü oluyor. Türk Kardiyoloji Derneği’nin yayımladığı rapora göre, dünyada 17 milyon, Türkiye’de her yıl 190 bin kişi kalp-damar hastalıkları nedeniyle hayatını kaybediyor.
Bugünden itibaren 22. Kalp Haftası kapsamında Türkiye genelinde hastalığa karşı genel bilinçlendirme etkinlikleri yapılacak. Uzmanlar, kalp rahatsızlıkları konusunda yapılacak en iyi çalışmanın düzenli kardiyolojik check-up olduğunu vurguluyor.
International Hospital Kardiyoloji Uzmanı Dr. Işık Erdoğan, “Hiçbir yakınması bile olmasa herkes 20’li yaşlarda kolesterol, kan şekeri ve kan basıncı değerlerini ölçtürmeli. Eğer değerler normal çıkarsa 30 yaşına kadar 5 yılda bir, 30-40 yaş aralığında 3 yılda bir, 40 yaşından sonra ise risk durumuna göre 1-3 yıllık periyotlarla yaptırmalı” diyor.
İLK AŞAMA DOKTOR MUAYENESİ
Kalp check-up’ı doktor muayenesi ile başlıyor. Doktorlar, “Kalp hastalığı belirtilerine yönelik yakınmalar var mı? Sigara ile alkol tüketimi, obezite, diyabet, hipertansiyon veya ailede kalp hastalığı öyküsünün varlığı gibi risk faktörleri mevcut mu?” gibi sorularla hastanın detaylı öyküsünü alıyor. Hastadan istenen ‘kolesterol’ ile ‘trigliserid’ gibi maddelerin kandaki değerlerinin belirlenmesine yönelik yapılan tahlil sonuçları ve detaylı muayenede şüpheli bulgular elde edilmişse veya hasta risk faktörüne sahipse, daha ileri tetkiklere başvuruluyor. Bu ileri tetkikler ise şöyle:
ELEKTROKARDİYOGRAFİ (EKG)
Elektrokardiyografi muayeneden sonra ilk başvurulan tetkik. Kalbin elektiriksel aktivitesinin kaydedilmesi ile ritm bozuklukları, kalp krizi ( geçirilmiş ya da yeni gelişen kriz), göğüs ağrısı sırasında alınırsa kriz düzeyine varmayan, ancak kalp kasında beslenme bozukluğu yaratan damar daralmaları, yüksek tansiyona bağlı değişiklikler ve bazı kalp kası hastalıkları başta olmak üzere kalp hastalığının farklı şekilleri hakkında bilgi veriyor.
Göğüs bölgesine, el ve ayak bileklerine yerleştirilen elektrotlar bir cihaza bağlanıyor. Cihaz kalpten gelen elektriksel dalgaları kağıda aktarıyor ve sonuç rapor ediliyor. Ancak EKG’nin normal çıkması kalbin tümüyle sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor, çünkü bu test kalpteki her fonksiyonu göstermiyor.
EKG’ye kalbin ritim ve iletim bozukluklarının tespit edilmesinde ve göğüs ağrılı durumlarda kalp krizi veya kirize yakın durumların saptanmasında başvuruluyor.
EFOR TESTİ
Efor testi, koşu bandı üzerinde ya da bisiklet ile, kalp yükünü giderek artıracak şekilde, belli bir süre ve hızla egzersiz yapılırken EKG ve kan basıncının sürekli takip edilmesi ve belli aralıklarla kayıt alınması esasına dayanan bir yöntem.
Efor testinde amaç, kalbe giderek artan yük getirmek ve kalp hızını hastanın yaşına göre hesaplanan belli bir asgari değere ulaştırmak. Bunun için de efor testinin başlangıcında koşu bandı yavaş ve az eğimle hareket ediyor.
Hasta yürürken en yaygın olarak kullanılan protokolde her üç dakikada bir, hız ve eğimde artış uygulanıyor. Test boyunca hastadan alınan EKG kayıtları ekranda takip ediliyor. Aynı zamanda egzersizle kalp ritmindeki veya tansiyon değerindeki değişiklikler, göğüs ağrısı ve nefes darlığı gibi şikayetlerin olup olmadığı da kaydediliyor.
Efor testi en çok koroner yetersizlik (kalbi besleyen atardamarlarda darlık veya tıkanıklık olması) tanısının konulması için uygulanıyor. Koroner yetersizlik de belirti vermeden gelişebildiği için hiçbir yakınması olmasa bile 40 yaş üzerindeki kişilere check-up yapmak amacıyla kullanılıyor.
Efora, koroner yetersizlik tanısı konan hastaların takibinde, kalp krizi sonrasında tedavinin yeterli olup olmadığının belirlenmesi ve hastaya girişim yapılması konusunda karar verme süreçlerinde, kalp kapak hastalıklarında operasyon zamanının değerlendirilmesinde ve çarpıntı ile bayılma gibi şikayetlerin kardiyak sebeplerinin araştırılmasında da başvuruluyor.
RİTİM HOLTER
Ritim holter, kalp ritmindeki değişikliklerin ve normal değerlerden sapan diğer EKG bulgularının anında kaydedilmesini sağlayan bir yöntem. Hastanın 24-72 saat boyunca üzerinde taşıyacağı ve günlük aktivitelerinden alıkoymayan bir çeşit EKG cihazı olarak da nitelendiriliyor. Böylelikle doktor gün içinde gerçekleşen EKG değişikliklerini tutulan kayıtlar üzerinden detaylı olarak inceleyebiliyor.
Hastanın göğsüne elektrot denilen ve kalbin elektriksel aktivitesini kaydeden ufak algılayıcılar yerleştiriliyor. Bilgileri kayıt eden cep telefonu büyüklüğündeki bir cihaz da kemer aracılığıyla hastanın beline yerleştiriliyor. Hastadan, günlük aktivitelerini hiçbir sınırlama yapmadan sürdürmesi isteniyor. Belirlenen süre sonunda (24-72 saatlik kayıtlar mümkün) kayıt cihazı çıkarılıyor ve alınan bilgiler bilgisayara yüklenerek EKG bilgileri analiz ediliyor.
Ritim holter, süreklilik göstermeyen, hastanın günlük aktivitesine ve stres düzeyine bağlı olarak farklı zamanlarda ve kısa süreli olarak ortaya çıkabilen ritim sorunlarında, genellikle kalp hızının düşük olması ya da bazı çarpıntı şekillerinde ortaya çıkan bayılma şikayetlerinde ve kalp ritmi üzerinde etkili ilaçlara kalbin verdiği yanıtın izlenmesinde fayda sağlıyor.
TANSİYON HOLTER
Tansiyon holter, hastanın normal aktivitelerini sürdürürken, kan basıncını 24 saat veya daha uzun periyotta, belirli zaman aralıklarında ölçebilen taşınabilir elektronik bir tansiyon cihazıyla gerçekleştiriliyor.
Kan basıncı kaydı için hastanın koluna tansiyon cihazının manşonu takılıyor. Cihaz, hastanın günlük aktivitelerini sürdürürken saatte 2 ya da 3 kez kan basıncı ölçümü yapıyor. Takip süresi bittikten sonra cihazdaki kayıtlar bilgisayara yüklenerek kan basıncının günlük seyri analiz ediliyor.
Tansiyon holter, evde kan basıncı ölçümü yapılamadığı durumlarda, beyaz önlük hipertansiyonunun araştırılmasında (sadece doktor yanında yükselen kan basıncı), çeşitli ölçümlerde kan basıncı değerlerinde aşırı değişkenlik olduğunda, gece uykusu sırasında kan basıncı değerlerinin takip edilmesinde, diyabet ve yüksek kolesterol gibi hastalıkların kan basıncına etkisinin değerlendirilmesinde ve uygulanan ilaç tedavisinin takibinde ve vücudun buna verdiği yanıtın tespit edilmesinde yarar sağlıyor.
EKOKARDİYOGRAFİ
Ekokardiyografi, ultrason dalgaları kullanılarak kalbin iç yapısının ve fonksiyonlarının net olarak görüntülenmesi sağlayan işleme deniliyor. Ultrasonik ses dalgaları, hastanın göğsünde gezdirilen duyarlı bir cihaz yardımıyla kalbe gönderiliyor. Kalbin iç yapısı ile fonksiyonları ultrason ekranında analiz ediliyor.
40 YAŞINI GEÇEN HERKES YAPTIRMALI
Gizli olan kalp rahatsızlıkları ekokardiyografi ile tespit edilebiliyor. Uzmanlar bu nedenle 40 yaşını geçen her erkek ve menopoza giren her kadının hiçbir yakınmaları olmasa bile mutlaka ekokardiyografi yaptırmasını istiyor.
Ekokardiyografi, kalp kapak ya da koroner damar hastalığının tanısı, takibi ve uygun tedavinin seçilmesinde, doğumsal kalp hastalıklarının tanısında, kalpten çıkan büyük damarların yapısının tespit edilmesinde, yüksek kan basıncının kalbe etkisinin incelenmesinde, kalp ameliyatları sırasında kalp kapaklarına yapılacak müdahale şeklinin belirlenmesinde ve hemen sonrasında kardiyak fonksiyonlar hakkında bilgi edinilmesinde kullanılıyor.
TRANSÖZOFAJİYEL EKOKARDİYOGRAFİ
Standart olarak yapılan ekokardiyografi ile görülemeyen durumları tespit etmek için ise “transözofajiyel” adı verilen ve yemek borusuna yerleştirilen hortum ile yapılan ekokardiyografi uygulanıyor. Bu yönteme şu durumlarda başvuruluyor:
• Geçici felç durumlarında kalpte pıhtı olup olmadığının saptanması,
• Enfeksiyon varlığında bunun kalp kapakçılarına yerleşip yerleşmediğinin belirlenmesinde,
• Kalp deliklerinin incelenmesinde,
• Kalp kapak yetersizliklerinin ciddiyetinin belirlenmesinde,
• Kalp kapak tamiri veya kalp deliklerinin kapatılmasına yönelik uygulanan operasyonlar sırasında ve sonrasında işlem başarısının değerlendirilmesinde.
Çocuklarda böbrek yetmezliği…
Özellikle çocukluk döneminde gerekli tedavisi yapılmayan veya farkına varılmayan idrar yolu enfeksiyonlarının, ileri yaşlarda böbrek yetmezliğine neden olabildiği bildirildi.
Uludağ Üniversitesi (UÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Dönmez, kanı temizleyen, vücuttaki sıvı dengesini sağlayan ve kan basıncını kontrol eden böbreklerin vücudun en önemli organlarından biri olduğunu söyledi.
Böbrek yetmezliğinin günümüzün önemli hastalıklarından biri olduğunu, Türkiye’de binlerce kişinin bu nedenle hayatlarını diyalize bağlı geçirdiğini veya böbrek nakli beklediğini dile getiren Dönmez, böbrek yetmezliğinin nedenleri arasında özellikle çocuklarda tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarının birinci sırada yer aldığını vurguladı.
Dönmez, idrar yolu enfeksiyonlarının gerekli tedavisinin yapılmaması veya gözden kaçmasının ileri yaşlarda çocuklarda böbrek yetmezliğine neden olabildiğini ifade ederek, şunları söyledi:
“Ülkemizde böbrek yetmezliğiyle hastanelere başvuran çocukların yarısının şikayetinin temelinde idrar yolları enfeksiyonları yatıyor. Gelişmiş ülkelerde böyle bir durum yok. Bizde halen yüzde 30-50′ler gibi yüksek oranlarda görülüyor. Hangi sebepten olursa olsun, böbrek yetmezliği geliştikten sonra çocukların yaşamlarına artık diyalizle ya da nakille devam etmeleri gerekiyor. Diyalizle hayatlarına devam eden hastalarda da birçok sağlık problemi ortaya çıkabiliyor. Büyüme, gelişme gerilikleri görülüyor. Okullarına devam edemiyorlar. Psikolojik sorunlar gelişebiliyor. Bu problemleri çözebilmek, en aza indirebilmek, daha iyi bir yaşam kalitesi sunabilmek için böbrek nakli gerekiyor. Çocuklarda böbrek yetmezliğinin sıklığı, ülkemizde giderek artan oranlarda görülüyor. Şu anda böbrek bekleyen yaklaşık bin civarında çocuk var. 40-50 bin civarında nakil bekleyen diyaliz hastası mevcut.”
Prof. Dr. Dönmez, idrar yolu enfeksiyonlarının özellikle küçük çocuklarda ve bebeklerde çok sık görüldüğüne işaret ederek, “Basit bir rahatsızlık gibi görülen bu durum, uygun tedavi yapılmazsa istenmeyen durumlara neden olabilir. Çocuğun yaşı küçüldükçe, bu enfeksiyonların böbrekte zedelenme, zarar bırakma riski daha fazla oluyor. Bu nedenle ailelerin çok dikkatli olması gerekiyor” diye konuştu.
Soğuk Havalarda kalbe dikkat!!!!
Prof. Dr. Gök, soğuk havada kalp damarlarının uyarılarak kasıldığını, kalbin yükünün arttığını ve kalbin beslenmesinin bozduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:
”Yükün artmasıyla daha fazla kan pompalaması gereken kalp, yetersiz kan alımı nedeniyle zorlanınca, kalp krizi riski artıyor. Özellikle soğuk ve rüzgarlı havalar, kalp krizi ve ani ölümü tetikler. Bu nedenle kalp hastaları korunmadan kesinlikle dışarı çıkmamalı. Soğuk havada hastalarda ani kalp ölümü çok daha kolay gelişir. Kalbinde protez kapağı ve kalp yetmezliği nedeniyle ayaklarında şişlik olan kişilerin de soğuk havada uzun süre kalması hayati risk oluşturabilir. Çünkü soğuk havalarda vücudun pıhtılaşma mekanizması da bozulmaktadır. Kış mevsiminde birçok kentimizde artan hava kirliği de kalp hastaları için çok ciddi bir çevresel tehdit olarak karşımıza çıkıyor.”
RÜZGARA KARŞI YÜRÜMEYİN
Kalp hastalarına dışarı çıkmak zorunda kaldıklarında, soğuktan koruyan giysiler giymesi önerisinde bulunan Prof. Dr. Gök, ”Önemli olan kalın giymek değil, soğuktan koruyan giysiler giymek. Kalp hastalarına yünlü giysileri öneriyoruz. Soğuk havada mümkün olduğunca az kalınmalı. Kalp hastaları rüzgara karşı değil, rüzgarı arkaya alarak yürümeli. Bu küçük tedbirlerle kalp krizi riski en aza indirebilir” diye konuştu.
Kalp hastalarının soğuk havalarda ani hareketlerden kaçınması gerektiğini bildiren Prof. Dr. Gök, merdiven çıkma ya da vücudu zorlayacak sporlar ve yemekten sonra kalbi yoran ağır egzersizlerin yapılmaması konusunda da uyarılarda bulundu.
Egzersizlerini aksatmak istemeyen kalp hastalarına soğuk havalarda kültür fizik hareketlerini önerdiklerini belirten Prof. Dr. Gök, spor salonlarının bu mevsimde spor yapmak için uygun mekanlar olduğunu ifade etti.
Kalp Krizi
Kalp bazen daha az oksijene ihtiyaç duyar. Oksijeni kalbin kendi damarları yani koroner damarları getirirler. Eğer koroner damarlarda bir tıkanıklık veya daralma söz konusu ise kalp yeteri kadar oksijen alamaz, beslenemez. Beslenemeyen kalp dokusu ölür, işlevini yitirir ve kanı pompalayamaz hale gelir. Sonuç olarak ölümcül bir tablo olan kalp krizi ortaya çıkar.
Kalp krizi geçirmiş kimselerde ölen dokunun yerine yenisi gelmez. İşlevsiz bir yara tabakası oluşur. Yani kalp krizinin verdiği hasar geridönüşü olmayan bir hasardır.
Kalp krizine neden olan koroner damar tıkanıklığının en önemli sebebi “atheroskleroz”dur. Atheroskleroz, damarlarının içine yağ birikintilerinin oturması demektir. Sigara içenlerde ve kolesterolü yüksek kimselerde bu birikintiler sinsice büyürler ve zamanla koroner damarı tamamen tıkarlar. Sonuçta kalbin beslenmesi bozulur ve kalp krizi meydana gelir.
Gençlerde kalp krizi çok nadirdir. Olası nedenler şöyledir:
- Vücudun herhangi bir yerinde oluşan bir pıhtının koroner damarlara ulaşıp aniden tıkaması
- Kalp kapakları hasarlanmış kimselerde kapalçıktan kopan parçaların koroner arterleri tıkaması
- Vaskülitler, kronik hastalıklar
- Kokain kullanımı gibi nedenler olabilir.
Kalp Krizinin Belirtileri Nelerdir?
- Göğüste tam yeri belli olmayan sıkışma hissi veren bir ağrı olur.
- Bu ağrı sol kola ve çeneye doğru yayılır
- Ağrı hareket etmekle artar, dinlenirken azalır, fakat geçmez. Ağrı yarım saatten uzun sürer.
- Ağrıyla birlikte soğuk soğuk terleme ve mide bulantısı vardır.
- Nefes darlığı olur.
Bazı insanlarda belirtiler çok gizli olabilir. Örneğin diyabet hastaları hemen hemen hiç ağrı duymazlar ve sadece nefes darlığı ve soğuk terleme şikayetleri olur. Bazı hastalarda mide ülseri veya pankreatit ağrısıyla kalp krizi ağrısı karıştırılabilir, ülser lehine yanlış yorumlanabilir.
Ne yapmak gerekir?
Bu belirtilerle karşı karşıya kaldığınızda derhal bir yere oturup dinleniniz ve hemen bir sağlık kuruluşuna ulaşmaya çalışınız. Dışarıdaysanız cep telefonuyla yardım isteyiniz. Kesinlikle yürümeye veya merdiven çıkmaya devam etmeyiniz. Çünkü aktiviteye devam etmek zaten oksijen alamayan kalbinizin oksijen talebini daha da artıracaktır.
Son zamanlarda kalp krizi geçirildiğinin anlaşılması halinde bir-iki defa kuvvetlice öksürerek krizde oluşan ritm bozukluğunun düzeltilebileceğini ileri süren yayımlar çıkmıştır, ancak böyle bir yaklaşımın etkinliği henüz tam olarak kanıtlanamamıştır.
Kalp Krizi Geçirme Riskim Var mı?
Kalp hastalıkları açısından risk arzeden durumlar şunlardır:
- Sigara içmek
- Kan lipidlerinin (kolesterol, trigliserid) düzensiz olması
- Diyabet Hastalığı
- Obezite
- 65 yaşını geçmiş olmak
Yukarıdakilerin kaç tanesi yaşamınızda varsa kalp krizi size o kadar yakın demektir. Ancak korkmayın, bu risklerin bazılarını kendinizden uzaklaştırabilirsiniz. Örneğin sigarayı bırakabilirsiniz. Doktorunuzun verdiği tavsiyelere uyarak lipid ve diyabet ilaçlarınızı düzenli kullanabilirsiniz. Hergün düzenli egzersiz yapıp aktivitenizi artırabilirsiniz ve bu risklerin çoğundan uzaklaşabilirsiniz.
Unutmadan ilave edelim; düzenli egzersiz yapmak, ayda bir defa halı sahada arkadaşlarla buluşup maç yapmak değildir. Böylesi düzensizce yapılan sporlar antremana hazır olmayan kalbi yorar. Bir uzmandan yardım alarak düzenli spor yapmanızı tavsiye ederiz.
Sigaranın vücuda verdiği zararlar
- Genel olarak bulunduğunuz ortamlarda kötü ve ağır koku yayılır.
- Cildiniz bozulacağından cilt karalığı ve yaşlı gösterme belirtileri başlar.
- Dişleriniz kirli ve pis görünümlü olmakla beraber, dişeti hastalıkları baş gösterecektir.
- Ağız ve yutakta tat alma eksikliği başlar ve kanser riski artar.
- Gırtlak ve nefes borusunda iltihaplanma, ses tellerinin zarar göstermesinden başka kansere yakalanma ihtimali fazlalaşır.
- Kalp ve damarların görmüş olduğu zarar ve tahribattan dolayı kalp krizi damar tıkanıklığı, tansiyon yükselmesi gibi sakıncalar ortaya çıkar.
- Beyinde felç, ileri yaşta bunama (Alzheimer) görülür. Her nefeste 50bin hücrenin ölümüne sebep olur.
- Gözlerde katarakt ve ileri yaşta körlük meydana gelir.
- Burunda koku alma duygusu azalır.
- Akciğerlerde kansere yakalanma, Bronşit ve amfizem gibi rahatsızlıklar meydana gelir.
- Mide ve yemek borusunda karama, ülser ve kanser oluşumunu fazlalaşır.
- Pankreas kanseri riski artar.
- Rahim ve yumurtalıkta kısırlık, çocuk düşürme, sakat ve eksik doğum, erken menopoz, rahim kanseri gibi tehlikeler oluşur.
- Testisler ve cinsel organlarda iktidarsızlık, ereksiyonda azalma, döllenme yetersizliği, kalıtımsal bozukluklar meydana gelir.
- İdrar kesesinde mesane kanseri meydana gelir.
- Ellerde, parmaklarda sararma, tırnaklarda, zayıflama görülür.
- Kemik ve iskeletlerde kemik erimesi meydana gelir.
- Kol ve bacak damarlarında çeşitli hastalıklar oluşur.
- Kılcal damarlar, el ve ayaklardan başlayarak, kol ve bacaklara kadar tıkanıp bu organların kesilmesine (Burger hastalığı) kadar varan hastalıklar oluşur.
- Vücutta, yorgunluk, uykusuzluk, ruhsal gerilim, stres, performans düşüklüğü, reflekslerde azalma oluşur.
- Anne ve baba mirası olarak; Sigara içen babaların, çocuklarında kanseri önleyen gençliği yok olmaktadır. Hamileliğinde sigara içen hanımların bebekleri %10-15 eksik kilolu doğdukları gibi zeka eksiklikleri de görülür.
Nisan 1970 tarihli Amerikan Şirketinin raporuna göre:
Sigara dumanı biyolojik olarak aktiftir.
- Nikotin kuvvetli bir farmakolojik bir maddedir. Tüm doktorlar ve kimyagerler bunu bilmekteler. Bu bir sır değil.
- Sigara dumanı yoğunlaştırılarak farelerin sırtına zerk edildi ve hepsinde tümör oluştu.
- Sitokrom oksidasyonun güçlü bir katalizörü olan hidrojen siyanid metabolizmanın enerjisi ve hücreler için çok zararlı bir enzim üretilmesine neden olur.
- Sigaranın içinde bulunan nitrosaminlerde çok güçlü kansorejen maddelerdir.
- Sigara dumanında önemli bir miktarda uçucu olmayan nitrosaminler mevcuttur.
- Akrolein göze çok zararlı bir maddedir ve hücre zehirlenmesine yol açmaktadır.
- Sigara dumanında çok önemli bir miktarda bulunmaktadır.
- Sigara dumanında Polonium-210 madde si de mevcuttur.
- Sigaranın yakıldığı anda çıkan dumanın biyolojik faaliyetleri hakkında çok az bilgi bulunmaktadır.
- Birkaç yıldır sigaraya eklenmeye başlanan yeni katkı maddelerinin biyolojik aktivasyonu hakkında bilgi çok azdır.
Tütün ve Sağlık
Sigara tütününün içinde bulunan madde türleri şöyledir:
- Kanseri ilerletenler
- Zehirli maddeler
- Uyarıcılar, zevk vericiler
- Aromatik maddeler
1961 yılında ünlü bir sigara firmasının yaptırdığı araştırmaya göre, sigara dumanı sağlık için çok zararlıdır ve içinde öldürücü zehirler barındırmaktadır.
RJ Reynolds firmasından Alan Rodgman’ın yaptığı 1962 yılına ait “Sigara ve Sağlık Problemlerinin Değerlendirilmesi isimli rapora göre:
Sigaranın içinde kötü huylu tümör oluşumuna yol açan kimyasal maddeler bulunmaktadır. Zararlı maddelerin etkisi istatistiksel olarak da kanıtlanmıştır, bu maddelerin zararı belli bir derecede uygun bir filtre kullanılmasıyla azaltılabilir.”
1963 yılında yapılan bir araştırmaya göre:
Köpekler üzerinde yapılan deneylerde, sigara dumanına maruz bırakılan köpeklerin ciddi hastalıklara özellikle de bronşite yakalandığı görüldü. Bu hastalıklar kanser dönüşümü gösterdi.
Köpek akciğerinde kanser oluşumuna sebep olan sigara, insan akciğerinde de kanser oluşumuna yol açacaktır.
Araştırmanın sonuçları sigaranın insan akciğerinde kanser oluşumuna yol açtığını kanıtlasa da, sigaralardaki bu riski azaltma yolu konusunda bir bilgi yoktur.
Aileler dikkat! Madde Bağımlılığı artıyor
BAĞIMLILIK
Bağımlılık bir sendromdur.Bağımlılığın çeşitli ölçütleri vardır. Buna göre aşağıda yer alanlardan sadece üçü bağımlılık tanısı koymak için yeterlidir.
Madde kesildiğinde ya da azaltıldığında yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkması. Madde kullanımını denetlemek ya da bırakmak için yapılan ama boşa çıkan sürekli çabalar.Maddeyi sağlamak, kullanmak ya da bırakmak için büyük zaman harcamak.Madde kullanımı nedeni ile sosyal, mesleki ve kişisel etkinliklerin azalması ya da tamamen bırakılması.Maddenin tasarlandığından daha uzun ve yüksek miktarlarda alınması.Fiziksel ya da ruhsal sorunların ortaya çıkmasına ya da artmasına rağmen madde kullanımını sürdürmek.
Bağımlılığı tehlikeli kullanımdan ayırmak gerekir. Tehlikeli kullanım, madde kullanımının kişinin kendine, hayatına ve çevresine zarar vermesidir. Madde kullanımına bağlı olarak kişi işine gitmez, okula devam etmez, işinde başarısızlıklar ortaya çıkar, ailesini ve çocuklarını ihmal eder, bedeninde fiziksel bozulmalar olur. Madde kullanımı nedeni ile tartışma, kavga gibi yineleyen kişilerarası ve toplumsal sorunlar, madde taşımak ve bulundurmak ya da madde etkisi ile gelişen davranış bozuklukları dolayısıyla yasal sorunlar yaşanabilinir.
Bağımlılığı şeker hastalığı gibi düşünebiliriz…
Şeker hastalığında da kişi eğer şeker kullanmaz ve diyetine dikkat ederse, rahat yaşar ve hastalık onun için bir sorun olmaz. Ancak ne zaman şeker yer ise hastalık canlanır ve o kişi için ciddi bir sorun yaşanmaya başlar.
Ruhsal ve fiziksel bağımlılık
Bağımlılık uzun zaman ruhsal ve fiziksel bağımlılık olarak ikiye ayrılmıştır: Fiziksel bağımlılık; maddenin varlığına karşı duyulan fizyolojik bir istektir. Beden uyuşturucu maddeye karşı bir adaptasyon geliştirir. Madde alınmadığı zaman, ortaya bazı belirtiler çıkar. Çünkü, bedenin bulduğu fizyolojik adaptasyon bozulmuştur. Kendini yeni duruma göre ayarlamak zorundadır. İşte bu dönemde belirtiler gözlenir.
Ruhsal bağımlılık, alışkanlık, itiyat gibi diğer bazı terimler ile de açıklanır. Kişinin duygusal ya da kişilik yapısı gereği, gereksinimlerini tatmin etme, gidermek amacı ile o maddeye düşkünlüğü biçiminde tanımlanabilir, ruhsal bağımlılık. Ruhsal bağımlılıkta madde alındığında doyum, rahatlama ve haz meydana gelir. Ancak günümüzde bu iki tanım birbirinden ayrılmamaktır. Çünkü, kişide hem ruhsal, hem de fiziksel bağımlılık aynı anda görülebilir. Pratikte de bunun bir yararı yoktur. Fiziksel bağımlılık kısa bir süre içinde sonlanabilir. Ancak asıl sorun ruhsal bağımlılığın sonlandırılmasıdır. Bu daha uzun bir süreç ve çaba gerektiren bir durumdur.
Bağımlılık yapan maddelerin psikolojik etkileri çok yoğundur. Bu nedenle bir kez kullanım bile sorun yaratabilir. Örneğin kokain bir kez kullanıldıktan ve etkisi geçtikten sonra 15-16 saat süre ile istenmeyen ruhsal etkilere neden olur. Katkı maddeleri ile fazla karıştırılmamış eroin, ilk kullanımdan sonra bile bağımlılık yapabilir. Bu nedenle bu maddelerin bir kez kullanılması bile sakıncalı yaratır ve bağımlılık riski vardır.
Bağımlılık Yapan Maddeler
Alkol ,Sigara ,Esrar ,Uçucu Maddeler ,Eroin ,Morfin ,Ketamin ,Meskalin (kaktüs) ,Metamfetamin ,Steroidler ,Kokain ,Ecstasy ,Rohypnol (Roche) ,LSD ,GHBIce ,Crack ,Fensiklidin (PCP) ,Ritalin ,Mantar (Psylocibin) ,
UYARICI ve UYUŞTURUCU MADDE BAĞIMLILIĞI
Nedir bu uyuşturucu maddeler ve bağımlılığı?
Tıp dilinde uyuşturucu madde bağımlılığı “Kişinin tabii veya sentetik yolla elde edilen bir maddeyi iradesi dışında almak zorunda kalışı” veya “kendini psişik ve bazen ilave olarak fizyolojik belirtiler gösteren ve alınan maddeye karşı arzu veya açlık oluşmasından ötürü o maddenin kişi tarafından devamlı ya da periyodik olarak kullanılmasıyla ortaya çıkan durum” olarak tarif edilmektedir. Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) uyuşturucu bağımlılığında bilhassa şu özellikleri tespit etmişti.İrade ve mantık ile önlenemeyen uyuşturucu kullanma isteği.Uyuşturucu maddenin giderek artan dozda kullanılmasının engellenememesi.Kişinin uyuşturucuya fiziki ve ruhi olmak üzere tam bağımlılığı, Bağımlının şahsiyetinin tamamen çöküşü, bedenen ve ruhen meydana gelen ve hayatına mal olabilen tahribat.
Gerek İlaç Gerekse Uyuşturucu Bağımlılığının Yayılmasındaki Etken Faktörler
Toplum içinde tıbbın ve ilaçların bütün sorunları çözümlediği hakkında geniş ve yaygın bir yanlış inanışın olması ve çoğu zaman bu nedenle sıkıntılardan ve korkulardan kurtulmak ve beğenmediği çevreden geçici bir süre uzaklaşmak için kişilerin ilaç alma eğiliminin doğması,Uyuşturucu maddelerin gelip geçici olarak keyif, ferahlık ve mutluluk vermesi,Gençlerin, çevrenin ve geleneklerin baskısını kırma, onlardan bağımsız olduğunu gösterme isteği. Bu tür gençler, giyiniş, zevk ve davranış yönünden farklı olan bir alt grup oluşturarak diğer gençler içinde özendirici olmaları.
Uyuşturucu Madde Alışkanlığının Genelde Dört Özelliği Sahip Olduğu Görülür.
1. insan beynini uyuşturması ve iradeyi dumana uğratması, yeni uyuşturuculuk vasfı,
2. Hangi şart altında olursa olsun uyuşturucu maddeyi veya ilacı kullanmayı sürdürmekte önüne geçilmez. Bir arzu ve ihtiyacın duyulması.
3. Zamanla kullanım miktarının artırılması lüzumu.
4. İlacın tesirine karşı Psikolojik veya Fizyolojik bir ihtiyacın duyulması. Yani bağımlılığın oluşması.
Gelişen teknolojiye paralel olarak gittikçe bağımlılık yapıcı uyuşturucu maddelerin adetleri artmaktadır. Bunların her birisinin insana olan etkisi ve bu etkiden ortaya çıkan zararlar bazı farklılıklar göstermiş olmakla beraber, bir genelleştirme yaparak ortalama bir şekilde yapmış oldukları zararları şöyle sıralayabiliriz:
1. Müptelanın yanlış olarak alacağı miktarı hesaplamaması üzerine ölüme, kollaps ve koma ortaya çıkabilir.
2. Kişi birkaç defa uyuşturucuyu aldıktan sonra hemencecik alışkanlık husule gelir. Maddeye karşı gittikçe bağımlılığı (fizyolojik ve psikolojik anlamlarda ve toleransı (aynı etkiyi elde etmek için gittikçe artan miktar) artar. Bu durumda maddeyi elde etmek için müptelanın dünyada feda etmeyeceği hiçbir şey söz konusu değildir.
3. Beyin dokusunun kimyası, fizyolojisi değişmiş olduğu içindir ki, ruhsal elementlerin, fonksiyonların teker teker her birisi normal dışı bir şekilde çalışmaya başlarlar. Böylece algılama, zeka, bellek, düşünce, muhakeme, bilinç, irade, iç görü, duygulanım, kişilik, konuşma, otokritik tutum, davranış bozuklukları, çarpıklıkları, kusurları ortaya çıkar ve müptela kişi bunlarla, düşük bir düzeyden ait olduğu toplum içerisinde yaşamını sürdürüp, uyumunu (adaptasyonunu) sağlamaya çalışır. Sonuç itibariyle, dejenere olur, bunar gider. Amacını yitirip, rollerini kaybeder. Suç işlemeye karşı büyük bir eğilim göstermeye başlar.
Uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin türüne göre etkileri ve bağımlılık yaratan miktarı farklı olmakla birlikte bu tür maddelerin hepsi de doğrudan bağımlılık sağlar ve doğrudan doğruya kişinin bilinç alanını etkiler.
Bilinç üzerine etkileri sıra ile şöyledir:
Bilinç Alanının Daralması: Düşüncelerin bağlanmasında güçlük, dikkat yöneltilmesinde yetersizlik.
Bilinç Alanındaki Şaşkınlık: Kişi sis perdesi varmış gibi dış dünyadan ayrılır.
Bilinç Alanının Bulutlanması: Bilincin açıklığı kaybolmuştur. Kişi şaşkın, donuk, duygusuz ve ağır durumdadır.
Bilinç Bulanıklığı: Kişinin kendisi ve çevresi ile ilgili uyumu bozulmuştur. Durgun ve donuk olabildikleri gibi taşkınlıkta gösterebilir.
Alacakaranlık Durumu: Rüyayı andıran bilinç bulanıklığıdır.
Koma Öncesi: Bilinç kaybının başladığı dönemdir. Hasta en çok şiddetli bedensel uyarılara cevap verir.
Koma: Uyarılara cevap alınmaz. Gözler birbirinden ayrı olarak istem dışı hareket edebilir.
Ölüm: Göz bebeklerin küçülüp, iğne başı gibi olması geri dönülemez duruma gelindiğini gösterir. Sonuç ölümdür.
Bilinen uyuşturucu madde çeşitlerinden bazıları şunlardır: afyon (opiom), esrar, kokain, amfetaminler, L.S.D. v.b.
UYUŞTURUCU MADDELERİN TEDAVİSİ
Tıbbi merkezlere tedavi için başvuran veya resmen sevk edilen müptelalık vakalara ayaktan değil, fakat mutlaka yatırılarak tedavi altına alınmalıdır. Tıbbi tedavinin esasları vakanın özelliğine göre ele alınır ve yürütülür. Vücutta uyuşturucu maddenin yerini tutacak ilaç cinsinden maddeler (metadon gibi) son zamanlarda geliştirilmiştir. Yattığı sürece, psikoterapadik bir yanaşma yapılarak, uğraş tedavilerine, grup tedavilerine ve diğer rehabilitasyon çabalarına sokularak ekip çalışmaları sonucunda, taburcu edildikten sonra toplumda ve ailesi içerisinde yekinen izleyerek topluma tekrar kazandırılmaya çalışılır. Bütün bunlar en iyi şekilde yapılmış olsa bile vakanın nüks etmesi olasılığı büyüktür. Yani, çoğu zaman kişi tekrar uyuşturucu maddeyi almaya, kanına sokmaya, bedenini ve ruhunu parçalamaya devam eder.
