Category Archives: Genel Kültür

Yeni Kainat Güzeli…

İşte yeni Kainat Güzeli

Brezilya’nın Sao Paolo kentinde düzenlenen Kainat Güzeli yarışmasında kraliçelik tacını Angola güzeli Leila Lopes giydi.

İŞTE YARIŞMADA DERECEYE GİREN GÜZELLER

RENKLİ GECEDEN FOTOĞRAFLAR

MELİSA ASLI PAMUK DERECEYE GİREMEDİ

25 yaşındaki Lopes, tacını geçen yılın birincisi Ximena Navarrete’nin elinden aldı. 89 ülkeden güzelin katıldığı yarışmada ikinciliği Ukrayna güzeli Olesia Stefanko, üçüncülüğü de Brezilya’dan Priscilla Machado kazandı.

Türk güzeli Melisa Aslı Pamuk ise dereceye giremedi. 

Enrico macias İstanbul’a gelecek…

“ İstanbul, Seni Seviyorum!”

Ellinin üzerinde albüm ve “ Zingarella”, “La Guitare”, “Aie Aie Aie”, “Solenzara” gibi onlarca unutulmaz şarkısıyla Enrico Macias İstanbullular’a sesleniyor.

Cezayir asıllı Fransız şarkıcı Enrico Macias 13 Eylül Salı akşamı Harbiye Açıkhava Sahnesi’nde sevenleriyle bir kez daha buluşuyor. Bugüne kadar Türkiye’de verdiği her konseriyle geride unutulmaz anılar bırakan, müziği Türk Halkı tarafından çok sevilen, ülkemizde en fazla tanınan ve sevilen yabancı sanatçı olan Enrico Macias, geçmişten bugüne en çok sevilen şarkılarını seslendireceği bu konserde de hayranlarına eşsiz bir müzik ziyafeti sunacak.

Ellinin üzerinde albüm ve “ Zingarella”, “La Guitare”, “Aie Aie Aie”, “Solenzara”, “Le Femme De Mon Ami” gibi onlarca unutulmaz şarkısıyla tüm dünyada kalpleri fethetmesinin yanında 80’in üzerinde şarkısının Türkçe versiyonlarıyla da Türk müzikseverlerin gönlünde ayrı bir yere sahip olan ve aslında bize pek de yabancı olmayan, adeta bizim sanatçılarımızdan biri olan Enrico Macias, İstanbulluları bir kez daha etkilemek için 13 Eylül Salı günü Harbiye Açıkhava Sahnesi’nde olacak.

Sadece Fransa’da değil pek çok ülkede tanınan ve sevilen ünlü sanatçının 80’in üzerinde şarkısı, özellikle  60’lı ve 70’li yıllarda Fecri Ebcioğlu, Fikret Şenes ve Ülkü Aker’in yazdığı Türkçe sözlerle ünlü sanatçılar tarafından okundu.  Yıllardır Türkiye’de verdiği konserlerinde büyük bir sevgi seli ile karşılaşan sanatçı 13 Eylül’de de; Ajda Pekkan, Nilüfer, Yeliz, Seyyal Taner, Erol Evgin, Ayla Algan, Füsun Önal, Selçuk Ural, Gönül Yazar, Berkant, Ferdi Özbeğen, Engin Evin, Hümeyra, Tanju Okan gibi ünlü isimlerin söylediği Hoşgör Sen, Bu ne Dünya Kardeşim, Koy Koy Koy, Arkadaşımın Aşkısın, Olmaz Olsam, Aşka Veda gibi unutulmaz şarkılarını bir kez daha muhteşem bir müzik şöleni eşliğinde söyleyecek.

Müzik eleştirmenleri tarafından “barışın sesi” olarak tanımlanan Enrico Macias, ferahlatan dingin sesi ve 50 yıldır unutulmayan şarkılarıyla, bir kez daha 13 Eylül akşamı, Erkan Özerman,  Ajan İstanbul ve Funorg organizasyonuyla Harbiye Açıkhava’da…

Babamın Penguenleri…

Babamın Penguenleri

Tür: Komedi / Aile
Yönetmen: Mark Waters
Oyuncular: Jim Carrey, Carla Gugino, Ophelia Lovibond

Tom Popper’ın çocukluğu, işi gereği sürekli uzaklarda olan babasının sesini bile doğru düzgün duyamadan geçer. Yıllar sonra Bay Popper, Manhattan’da başarılı bir emlakçı olmuştur. İki çocuğunun annesi Amanda’dan dostça ayrılan Bay Popper, ultra-modern bir dairede lüks bir yaşam sürmekte ve çalıştığı prestijli firmanın ortağı olmak üzeredir. Ta ki, rahmetli babası kendisine bıraktığı mirası Antartika’dan gönderene dek: içi penguen dolu bir kutu.

“Nefes”ten sonra”Kartallar” geliyor…

Anadolu Kartalları filminin çekimlerine Konya 3’üncü Ana Jet Üs Komutanlığı’nda geçtiğimiz hafta sonu başlandı.

İhsan YALÇIN/KONYA, (DHA)

Konya’daki çekimlerin iki hafta süreceğini söyleyen yönetmen Ömer Vargı, bu tarz az film yapıldığı için izleyicinin ilgisini çekeceğini belirtti. Filmin senaristliğini ise Nefes filminin senaryosunda da imzası bulunan Hakan Evrensel yapıyor.

Pilot olma hayaliyle yaşayan beş gencin yaşam hikayesini anlatan filmin setinde basın mensuplarına açıklama yapan Ömer Vargı, Anadolu Kartalları filminin çok yüksek maliyetli bir film olduğunu, hava çekimleri için ABD’den özel olarak uçak getirttiklerini söyledi. Vargı şöyle dedi:

ANADOLU KARTALLARI – Foto Galeri

“DÜNYADA SAYILI OLACAĞIZ”

“Anadolu Kartalları’nın seti yeni başladı sayılır. Çok kapsamlı bir film olduğu için 9, 10 hafta sürecek gibi gözüküyor. Çok enteresan bir yaşam izliyoruz. Dünyanın en zor işi pilotluk diye düşünmeye başladım. Setimiz iyi gidiyor. Hava filmlerinin meraklısı çoktur. Bütün dünyada izleyenleri olur. Uçak filmleri tabi ki çok az. Çekimi çok zor olduğu için çok az. Dünyada iki, üç tane var sadece. Biz de onlardan biri olacağız. Türkiye’nin en iyi ekibiyle çalışıyorum. Türkiye’de uçaktan uçağa çekim yapabilecek bir düzeneğimiz yok. Dünyada iki tane var. O uçaklardan birini getirdik. Pilotumuz da çok tecrübeli. Bu yüzden görüntülerimizin çok iyi olacağına inanıyorum.”

Filmin başrol oyuncusu Engin Altan Düzyatan da “Ben bir öğretmen pilotu oynuyorum. Onun dışında filmin sonunda ayrı bir görevim var ama onu saklayalım. Başta yüzbaşıyım daha sonra binbaşı oluyorum. Şartlarla ilgili bir sıkıntımız yok. Üst komutanlarımız ve pilot arkadaşlarımız çok destek oluyorlar. Dünyada iki tane bu tarz çekilmiş film var. Güzel bir senaryo örneği. Filmin beğenileceğini düşünüyorum” dedi.

Ezel dizisiyle şöhreti yakalayan oyuncu İsmail Filiz ise, “Güzel bir sinema filmi olacak. Herkesin zevkle izleyeceği bir film olacağını düşünüyorum. Şuan bir sıkıntımız yok. Filmle ilgili pilot arkadaşlardan da eğitimler aldık. Bu yüzden de çok fazla zorlanmıyoruz” diye konuştu.

Çekirdek inançları duydunuz mu?

Çekirdek inançlar, çocukluk döneminde bizi çok etkileyen olayların ardından çıkardığımız “bireysel” sonuçlardır. Masum görünen bu sonuçlar önce duygu yoğunluğunun eşlik ettiği bir düşünce olarak ortaya çıkar. Biz farkında olmadan bilinçaltımıza inanç olarak yerleşir ve davranışlarımıza yön vermeye başlar. Artık bizi yönetecek kadar güçlenen bu inançlara çekirdek inanç denir.

Çekirdek inançlar bir bilgisayarın yazılım programına benzetilebilir. Bir programı değiştirmediğiniz sürece, nasıl kodlanmışsa o şekilde çalışacağı ne kadar kesinse, çekirdek inançların da davranışlarımızı belirleyeceği o kadar kesindir. Hatta çoğu zaman yaşayacaklarımızı belirlediğini bile söyleyebiliriz.

Çekirdek İnanca Bir Örnek

Örneğin; 4-5 yaşındayken annesinden “Senin doğduğun sene kuraklık oldu” gibi bir sözü birkaç kez duyan bir çocuk, çocuk aklıyla “Demek ki, ben uğursuzluk getiren biriyim” diye bir sonuç çıkarabilir. Dolayısıyla, yaşça büyürken karşılaştığı her olayda kendini suçlayacak bir yön bulabilir. “Varlığım insanlara tehdit oluşturuyor” gibi uç noktalarda sağlıksız düşünceler üreterek bu sonucu besleyebilir. Bu yüzden de, “uğur getiren biri” olduğunu hem kendine hem başkalarına kanıtlamak için “aşırı verici” olmaya başlayabilir.

Bu durum yetişkin olup neden bu kadar diyet ödemek zorunda olduğunu sorgulayıncaya kadar ve yine de insanlara yaranamadığını, gerçek anlamda sevilmediğini farkedinceye kadar devam eder. Daha doğrusu, bilinçaltı düzeyde kendini uğursuz olarak kodladığı için aslında kendi kendine yaranamadığını, kendi kendini sevmediğini, bu yüzden de acı çektiğini farkedinceye kadar sürer. Örneğin; özel ilişkilerinde acı çekeceği tarzda kişileri seçtiğini, sanki acı çekerse bir günahtan kurtulacakmış gibi davrandığını fark eder.

Çekirdek İnanç Temizliğine İhtiyacımız Var

İşte çekirdek inanç temizliğine duyulan ihtiyaç tam da bu noktada ortaya çıkar. Time-Line adı verilen bir teknikle bu kişinin “uğurlu” olduğunu algıladığı deneyimleri su yüzüne çıkarılır. Bu deneyimler kişinin hayatının herhangi bir döneminden olabilir. Uğurlu olduğu zamana ilişkin hislerini yeniden beş duyusuyla algılaması sağlanır. Başka bir ifadeyle, masum ve sevilmeye, mutlu olmaya layık bir insan olduğuna dair yeni bir inanç oluşturulur.

Çapa denilen hatırlatıcı alıştırmalarla ilerleyen günlerde bu inancın canlı kalması sağlanır. Bu yeni inanç kişiye yeni bir program yazılımı gibi hizmet etmeye başlar. Sanki virüs bulaşmış bir bilgisayara antivirüs programı uygulanmış gibi olur. Böylece kişinin daha sağlıklı, mutlu, başarılı ve güçlü bir şekilde hayata devam etmesi mümkün olur. Bu dönüştürme çalışmasıyla birlikte kişi, bir yandan da bilinçaltı mekanizmanın nasıl çalıştığını, neyi, nasıl kodladığını kavrar. Bu kavrayış onun düşünce kalitesini, dolayısıyla yaşam kalitesini kendiliğinden yükseltir.

Zihnimiz doğası gereği, aynı anda hem olumlu hem de olumsuz düşünceye odaklanamaz. Onu hangi tür düşünceyle doldurursak ona uygun bir enerjiyle çalışır. Dolayısıyla bizi ilgilendiren konu, olumlu düşünce ve inançları korumak, olumsuz olanların yerine olumlularını yüklemektir veya bazen sadece dengelemektir. Yani aşırıya kaçtığımız davranış kalıplarını bulup törpülemek, orta yolu bulmak yine yaşam kalitemizi yükseltecektir.

Kuantum Düşünce

Çift ve Aile Terapisi…

Mutlu bir evlilik bir şans değil; çaba, emek, sabır, özveri uzlaşma, anlaşma ve önemsemenin bir ürünüdür.

 

Çift ve aile  terapisi nedir?
“Aile yaşamı gibisi yoktur. Bir ülkenin yükselmesi ev ve aile sevgisine bağlıdır.”  Charles Dickens
Bilgi alış verişinin artışıyla birlikte, muhafazakâr ilişkilerin bile şeffaflaşmaya başladığı günümüzde; her geçen gün boşanmalar adliye koridorlarını daha fazla işgal etmeye başladı. Hatta bu amaçla aile mahkemeleri bile kuruldu. Boşanmayan birçok çift ise yoğun çatışma ve sıkıntı yaşamakta. Çünkü globalleşme ile birlikte toplumsal yapımız atomize oldu, bireycilik arttı. Asırlardır var olan birçok toplumsal değerimiz yok edilmeye çalışıldı. Bunların başında aile yapımız yer aldı. Acıdır, kimse son yıllarda en çok zorlanan kurumlardan biri haline gelen evlilik ve aile kurumuna gereken değeri vermedi. Hızla bir uçuruma doğru gidiyoruz.
Yüksek boşanma oranı nedeniyle her geçen gün gelişen bir alan haline gelen ve bu ihtiyaçtan doğan yeni bir kavram: Evlilik ve Çift Terapisi .
Evlilik Nedir?
Kültürel ve aile yaşantısı olarak birbirinden farklı iki insanın, aynı evi, aynı zaman ve mekanı paylaşmaya başladıkları yeni hayat dönemindeki partner ilişkilerine “evlilik” denir. Bugün ki anlamda kurumsal yapısı ilk defa eski Roma’da tarif bulan evlilik dünyanın en eski ve kalıcı kurumlarından olduğu gibi, toplumsal yapımızın da en önemli temel kurumlardan biridir. Evlilik ilişkisinin temelinde karşılıklı sevgi, saygı, güven, bağlılık ve destek duyguları yatar. Bu duyguları paylaşan ama evli olmayan, birlikte yaşayan çiftlerin sorunlarının tedavisini de evlilik danışmanlığı kapsamında değerlendirmek günümüz koşullarında doğru bir yaklaşım olacaktır. Hatta DSM IV’ de yer alan “Partner İlişkileri Sorunu” özetle şöyle tanımlanır: “Bireyde veya aile işleyişinde ya da çiftlerden birinde veya her ikisinde görülen semptomların ortaya çıkışındaki klinik açıdan önemli olan hastalıklar ile bağdaşan eleştiriler gibi olumsuz iletişim, gerçek dışı beklentiler gibi çarpık iletişim veya küsme gibi iletişimsizlik unsurları görülen eşler veya partnerler arasındaki bir iletişim modeli.”
Çift ve aile  danışmanlığı nedir?
İletişim ve etkileşim içinde sağlanan zihinsel ve duygusal öğrenmenin esas olduğu “çift ve aile  danışmanlığı”, aslında bir çeşit, üyeleri, evli veya beraber yaşan çift olan psikolojik danışmadır. Ama kapsam, yöntemler, kuramlar ve uygulanan teknikler yönünden evlilik terapisi veya çift terapisine benzer. Ama bu iki kavram birbirinin aynısı değildir ama ayrım yapmak da çok güçtür. Her ikisi de insan davranışlarının temelde yatan nedenlerini, kişilik yapısının gelişimi ve bozulmasıyla ilgilenir. Bu nedenle birbirini tamamlayan psikoloji uygulamalarıdır. Çift ve aile terapisi tıbbi bir model içinde ele alınır, duygusal içeriği fazladır, daha derin kişilik ve uyum sorunları olan özel bir grupla genellikle hastalarla ilgilenir. Çift ve aile  danışmanlığı ise akıl ve ruh sağlığını koruyucu bir hizmet olup, duygusal içeriği daha azdır, genellikle daha güncel problemleri olan normal insanlarla ilgilenirler.
Terapistin eşlerin kendilerinden çok, eşler arasındaki ilişkiye odaklandığı evlilik danışmanlığında amaç; evlilik içi iletişim, empati ve uyumu artırarak evlilik ilişkisini yeniden düzenlemek, var olan ilişki sorunlarını iyileştirmek ve bu sırada eşlerde görülen davranış bozukluklarını ortadan kaldırmaktır. Bu amaçla terapist problemi değerlendirir. İfade edilmeyen duygular, evlilik içi iletişim problemleri, empati geliştirmeye yönelik müdahaleler, kişisel ve ailesel farkındalık vb. konularda çift ile terapist çözüm için bir plan yapar. Bu plan çerçevesinde “evliliğimiz neden kötüye gidiyor?” sorusunun yanıtı aranır. Çift var olan problemi, kendi bakış açısından ortaya koyar. Terapist, çiftin açık bir dille ve samimi olarak duygularını ve düşüncelerini ifade ederken birbirlerinin sözünü kesmeden saygı ile dinlemelerine, birbirlerini rahatsız eden veya daha memnun edici buldukları davranışlara odaklanmalarına, karşı tarafı küçük düşürecek davranış kalıpları kullanmamalarına, diğerine karşı incitici davranışlarda bulunmamalarına, diğerinin bakış açısını da görmelerine ve anlamalarına, birbirlerini oldukları gibi kabul etmelerine, evlilik danışmanlığının bir “yakınma senası” olmadığı ve eşin veya partnerin karşı tarafı eleştirme şansı bulması nedeniyle kolayca vazgeçilebilecek bir ortam olmadığı konusunda ortak bir anlaşmaya varmalarına, beklentilerini net olarak ifade etmelerine yardımcı olur. Böylece terapist ve çift birlikte yapılan plan ve ortak amaç etrafında birleşir, ilişkide mutsuzluğa yol açan ve rahatsız eden belirli şeylerin net bir fotoğrafını çeker. Ayrıca terapist, çifti birbirlerine ve ilişkilerine ait algıları, yorumları, beklentileri, varsayımları ve standartları keşfetmeye yönlendirir. Böylece yakınmalara yol açan ve uyumu bozan davranış kalıplarının ortadan kaldırılmasına, denge ve düzen sağlanmasına çalışılır. Çünkü “uyumlu davranış” nesiller boyu devredilen genetik bir alt yapı olarak danışanlarda vardır ve iyi bir terapist ile ortaya çıkacaktır.
Çiftin geçmişinin sistematik bir değerlendirilmesi sonucunda; şikayet ve eleştirilerin, savunmacılık, küçümseme ve kaçınma gibi olumsuz davranışların artmasında, altta yatan nedenin çoğu kez “karşılıklı hoşlanılan aktivitelere daha az zaman ayırma davranışı” olduğu görülür. Ayrıca eşlerden birinin herhangi bir problemi belirtmesinin ardından diğerinin olumsuz bir ifadesinin ve ardından da ilk bireyin olumsuz ifadesinin geldiği bir durum olan “problem kışkırtması olayı” sık görülen bir diğer nedendir. Thibaut ve Kelley tarafından ortaya atılan “Sosyal Değiş-Tokuş Teorisi” görüşüne göre ise; sorunlu ilişkileri bulunan çiftler, olmayanlara oranla, olumsuz ve sıkıntılı davranışları daha fazla, olumlu ve sevindirici davranışları ise daha az değiş-tokuş ederler. Ayrıca mutsuz çiftlerdeki olumsuz davranışların değiş-tokuşu karşılıklı olma eğilimindedir. Seans boyunca terapist, olumsuz değiş-tokuşlara aktif olarak müdahalede bulunarak tartışmaların alevlenmesini engeller.
Evlilik danışmanlığının avantajı, başlayan terapi programında, eşlerden birinin katılmaya isteksiz olduğu durumlarda, evlilik danışmanlığı diğer eşle yürütülebilir. Böylece bir eşle terapist arasında iletişim kanalları açık kalarak evlilik sorunlarının çözümü konusunda çifte müdahalede bulunma imkanımız olur. Ama araştırmalar göstermektedir ki, çiftin birlikte evlilik danışmanlığına devam etmesi, evlilik sorunlarının çözümünde, tek bir partnerin kişisel danışmasına göre daha etkilidir. Evlilik danışmanlığının bir diğer avantajı da, terapistin sadece evde gerçekleşen olayları dinlemek yerine, seanslar sırasında çiftin iletişim ve etkileşimindeki bozuk yapıları gözlemleyebilmesi ve bu bozukluklara müdahale edebilmesidir.
Evlilikler için tehlike çanları ne zaman çalmaya başlar?
Evliliğinizde kıskançlık ve aldatılma vb. şüphelerinizde artış varsa, evliliğinize, kendinize ve eşinize olan güveninizde azalma olduğunu hissediyorsanız, cinsel ve duygusal anlamda eşinizden uzaklaşma hissediyorsanız, cinsel ilişkinizde belirgin bir azalma varsa, sık sık tartışıyor ve tartışmalarınız kavga ile sonuçlanıyorsa, tartışmalarınızda veya kavgalarınızda “boşanma” sözcüğünü daha sık kullanır hale geldiyseniz, ilişkinizde sevgi, saygı, güven ve bağlılık duygularında azalma varsa, evliliğiniz size ve eşinize mutluluk, neşe ve canlılık vermiyor ve hatta tam tersi sizi ve eşinizi sıkıyorsa, eşiniz artık size özen göstermiyor, iltifatlarda bulunmuyor, hediyeler almıyorsa, doğum gününüzü veya evlilik yıldönümünüzü hatırlamıyorsa evliliğiniz için tehlike çanları çalıyor demektir. Sonrasında çatışmalar ve iletişim problemleri arttıkça, eşler taraf olur, ilişkinin olumsuzlukları üzerine odaklanmaya başlarlar. Ama bu sorunları düzeltmek ve değiştirmek elimizdedir. Yaşamın kaçınılmaz bir parçası olan değişimde önemli olan, değişimin istediğiniz yönde olmasıdır.
Cinsel sorunların evlilik sorunlarıyla ilişkisi nedir?
Cinsel sorunlar evlilik sorunlarıyla ilişkilidir. Cinsel problemleri ile başa çıkabilmek için cinsel terapiye başvuran çiftlerin problemleri evlilikte yaşanan çatışmalardan da kaynaklanabilir ve bazen aile içindeki diğer bireylerin fonksiyonlarından da etkilenebilir. Aynı şekilde evlilik yaşamları için yardım isteyen çiftlerin evlilik sorunlarına ek olarak cinsel sorunları da var olabilir. Örneğin eşe karşı duyulan düşmanlık; cinsel etkinlik öncesi baskı ve gerilim yaratılarak, cinsel etkinliği başlatmak için uygunsuz bir zaman seçilerek, fiziksel veya psikolojik açıdan kendini eşine karşı itici göstererek veya eşin cinsel isteğini geçiştirmek için bahaneler bulunarak ifade edilebilir. Görüldüğü gibi cinsel sorunlar evlilik sorunlarının sonucu olabildiği gibi evlilik sorunlarının nedeni de olabilir. Bu nedenle cinsel terapinin yanında terapistin evlilik danışmanlığı konusunda da bilgi ve tecrübe sahibi olması önemlidir. Çünkü erken boşalmanın sürmesinin nedeni ilişkisel sorunlarsa, terapistin onlara odaklanması gerekir. Bazı erkekler için, erken boşalma ilişkideki güç mücadelesinin bir sonucudur. Örneğin, eğer erkek partnerinin ilişkide çok dominant olduğunu ve her şeyi kendi istediği gibi yaptığını düşünüyorsa, kendini ifade edememe konusunda rahatsızlık duyuyor, içten içe buna sinirleniyorsa ve cinsel tatminin partneri için önemli olduğunun farkındaysa, boşalmasını geciktirmek için hiçbir çaba göstermeyecektir. İlişkideki dengesizliğin intikamını bu şekilde alacaktır, hem kendini hemde partnerini bilinçdışı olarak cezalandıracaktır. Vakalarımızdan birinde, kadın erkeğin kendisine sadakati konusunda son derece güvensizdi ve erkeğin kendisini hala çekici bulduğunun bir kanıtı olarak erken boşalmasını cesaretlendiriyordu. Bu vaka aşağıda tartışılmıştır:
ÇİFT ve AİLE  TERAPİSİ KİMLER İÇİN GEREKLİDİR?
İletişim Sorunları, Sadakatsizlik(Aldatma), Duygusal ihmal, İş-Özel hayat arasındaki dengesizlikler, Çocukların davranış ve okul sorunları, Aile bireylerinden birinin kaybı, Aile-içi çatışmalar, Çocukluk dönemi travmaları, Yeniden evlenen çiftler, Evlatlık alan aileler, Aile-içi şiddet, Aile-içi cinsel taciz.

Aile ve Çocuk…

 

Kişilik gelişiminin insanın yaşamı boyunca süregeldiğini kabul etsek de, kişilik gelişmesi ve yapılanmasında temelin çocukluk döneminde atıldığı gerçeği geçerliliğini korumaktadır.

 

Sosyal uyum üzerine yapılan çalışmalar, ailenin çocuk üzerindeki ilk etkilerinin son derece önemli olduğunu göstermiştir. Anne-babanın ve ailenin diğer bireylerinin çocukla olan etkileşimi, çocuğun aile içindeki yerini belirlemektedir. Çocuğa yöneltilen davranış ve ona karşı takınılan tavır, ilk yaşantıların örülmesinde büyük önem taşımaktadır. Okul öncesi dönemde çocuk, sosyal birey olmayı öğrenirken aynı zamanda özdeşim yapacağı bir modele gereksinim duyar. Kişilik oluşumu için gerekli olan özdeşim, büyük olasılıkla aile içindeki yakın bir üye ile gerçekleşmektedir. Genellikle özdeşim nesnesi anne-baba olmaktadır, fakat ağabey, teyze, hala, dayı ya da amca gibi aile içinden bir erişkin de özdeşim nesnesi olabilir. Bu üyelerin bozuk bir kişilik yapısına sahip olması halinde, olumsuz davranış örneğinin çocuğa yansıma olasılığı artmaktadır.
Çocuk yetiştirmede ve ailenin çocuğa karşı tutumlarını belirlemede, anne-baba tarafından çocuğun gelişim dönemlerinin özelliklerinin neler olduğunun bilinmesi çok önemlidir. Çocuk erişkinin küçük bir modeli değildir. Çocuğu erişkinden ayıran bir çok özellik vardır: çocuğun kanıtlanabilir en güçlü tarafı ve üstünlüğü öğrenme güdüsüdür. Çocuk, Montessori’nin “emici zihin” diye adlandırdığı bir yetiye sahip olarak doğar. Kültür, töre, ülkü, duygu, davranış ve inançların “emilip” benimsenmesi, çocuğun doğumuyla altı yaşı arasındaki “emici zihin” döneminde gerçekleşir

 

 
 
 
OLUMSUZ AİLE TUTUM ŞEKİLLERİ
1. Aşırı sevgi ve gevşek eğitim: Bu tutumu gösteren ailelerde sevgi, çocuğa şımartılacak derecede çok verilir ve disiplin yok denecek kadar azdır. Çocuktan çok az şey beklenir. Bu tarz yetiştirilen çocuklar genellikle erişkinlik yaşamlarında sorumluluk taşımayan, hep alıcı bireyler olarak karşımıza çıkar. Burada verilen sevgi, aşırı vericilik ve aşırı koruyuculuk biçimindedir. Disiplin tarzları ise yalancı bir hoşgörü biçiminde görünürse de aslında ailenin güçsüzlüğünün ve yetersizliğinin bir sonucudur. Çocuk ne kadar büyümüş olursa olsun, aile ona ilk yıllarda olduğu gibi daima vermeye ve korumaya eğilimlidir. Böyle çocukların ileride, doyumsuz ve bencil olma olasılığı fazladır. Eğer aile varlıklı ise çocuğu bir süre daha doyurulabilir; çocuk dayanaksız ve doyumsuz kaldığında ise alkol, kumar ve madde kullanımına başlama olasılığı artar.
2. Aşırı sevgi ve sıkı eğitim: Burada sevgi, aynı birinci tutumda olduğu gibi aşırı verici ve koruyucu bir davranışla sunulmaktadır. Ancak çocuğa bir bebek gibi bakıldığı halde, kendisinden beklenenler çoktur. Hiçbirşey esirgenmez; özel dersler aldırılır, çeşitli olanaklar sağlanır. Buna karşılık çocuktan ileri düzeyde başarı beklenir. Bu tutumla yetiştirilen çocukların nevrotik olma olasılıkları çok yüksektir. Bu beklenti, sevgi ile beraber sunulduğundan çoğunlukla çocuklar tarafından kolay benimsenir ve benliğe sindirilir. Bazen çocuk bu özellikleri çok sindirmiştir ve kendisini aşırı derecede kontrol eder; böylece acımasız bir üstbenliğe sahip erişkin olarak yetişir.
3. Yetersiz sevgi ve aşırı disiplin: Sıkı eğitim vardır ve disiplin genellikle aşırı cezalarla uygulanır; en küçük şeyde cezalandırma (dayak, şiddet) yoluna gidilir. Çocuk çoğunlukla aşağılanır ve horlanır. Böyle yetiştirilen çocuklarda saldırgan ve antisosyal davranışlara eğilim artar. Bu tür ailelerde büyüyen çocuklar, karşı çıkma ve saldırganlık gibi yollarla kendilerini kabul ettirmek isterler ve kendi iç dünyalarını açıklamakta zorlanırlar.
4. Gevşek eğitim ve yetersiz sevgi: Bu durum yoksul ve kalabalık ailelerde gözlenir. Çocuğa düşen sevgi ve ilgi payı azdır. Çocuğun eğitimi de yetersizdir. Çocuk, kendi yolunu bulmaya çalışır. Böyle çocuklar pasif ve donukturlar. Bu tutumda da disiplinsizlik söz konusudur, ancak disiplinsizliğin buradaki nedeni sorumsuzluk ve ilgisizliktir. Sevginin yetersiz oluşu aşırı iticiliğe neden olur. Çocuk yeterli sevgi ve bakım görmez. Hazır olmadığı çağlarda bağımsızlığa zorlanır; bir an önce kendi kendisine yetmesi ve kendisine bakması beklenir.
DİĞER AİLE TUTUMLARI
1. Aşırı Otoriter ve Reddedici Aile Tutumu:
Çocuğun bedensel ve ruhsal gereksinmelerini karşılamayacak kadar olumsuz duygular beslenilir. Çocuğa şefkat, sevgi, sıcaklık verilmez, her yaptığı eleştirilir.
Çocuğun iyi yönleri değil olumsuz yönleri ortaya çıkarılır. Otoriter ve reddedici aile tutumunda evde söz hakkı, özgürlük ve otorite anne babanındır.
Aşırı Otoriter ve Reddedici Aile Tutumunun Çocuğun Kişilik Gelişimine Etkileri:
· Bu çocuklar kötü muameleye maruz kalmaktan korktukları için anne ve babaya karşı edilgen, uysal ve erdemli olmaktadır. Fakat içten içe anne babaya karşı düşmanlık duyguları geliştirirler.
· Kendisi dışındaki insanlarla yeterli iletişimi kuramadıkları için saldırganlığı kendisine yönlendirebilirler.
· Yeniliklere açık değildirler, yeni şeyler üretmeleri zordur.
· Sürekli kusurları aranan çocuk streslidir ve stresliyken hata yapma olasılığı artar.
· Yardım duygusundan uzak, sinirli, inatçı, hırçın, uyumsuz olabilirler. Kurallara uymayan veya otoriteye boyun eğen, kendi duygu ve düşüncelerini ifade edemeyen bir kişilik geliştirebilirler.
2. Aşırı Hoşgörülü Aile Tutumu:
· Çocuk merkezli bu tür ailelerde çocuğun yaptığı her şey hoş görülür ve çocuk aşırı özgür bırakılır.
· Çocuğa neyi yapıp neyi yapmaması gerektiği anlatılmaz. Hiçbir zaman kesin kurallar belirtilmez. Çocuk kendisine zarar verebilecek davranışlarda bile etkili denetimden uzaktır, uyarılmaz.
Aşırı Hoşgörülü Aile Tutumunun Çocuğun Kişilik Gelişimine Etkileri :
· Aşırı hoşgörülü tutum ile yetiştirilen çocuklar bir süre sonra anne babasını denetim altına alır, onları tehdit ederler. Dedikleri olmayınca da tehditlerini uygularlar.
· Eleştiriye açık olmadıkları için kendilerini geliştiremezler.
· Kuralsızlığa alışan çocuklar, okuldaki kurallarla karşılaşınca okula ve arkadaş çevresine uyum sağlamakta zorluk çekebilirler.
· Bencil, sorumsuz, kırılgan, her dediğinin anında olmasını isteyen, sabırsız, şımarık, antisosyal olabilirler. Sosyal ortama girdiklerinde ve her dediklerinin olmadığını gördüklerinde hayal kırıklığına uğrar, kendi kabuklarına çekilebilir ya da agresif olabilirler.
· Her isteklerini yaptırmayı alışkanlık haline getirir ve zamanla kural tanımazlar.
3. Aşırı Koruyucu Aile Tutumu :
· Çocukların üzerine titrenir. Ağlamasın, üşümesin, terlemesin, hasta olmasın, yorulup incinmesin diye büyük bir çaba gösterilir. Her şey çocuk adına yapılır. Anne babaların çocuklar için geliştirdikleri aşırı kaygı, çocuklarını aşırı korumaya yönlendirir.
· Çocuğa evde seçim hakkı verilmez.
Aşırı Koruyucu Aile Tutumunun Çocuğun Kişilik Gelişimine Etkileri :
· Kararlar, çocuk adına aile tarafından alındığı için, karar alma ve seçenekleri değerlendirme becerileri gelişemez. Karşılaştığı sorunlarla başa çıkamayacağına inanır ve sürekli hata yapma eğilimi içindedir.
· Bu çocuklar belli dönemlerde yerine getirmesi ve kazanması gereken davranışlar ve görevleri yapamadıkları için, aşırı bağımlı, ürkek ve çekingen olabilir, beceriksiz ve sakar görünebilirler. Kendilerini topluma kabul ettirmek için zaman zaman isyankar davranışlar sergileyebilirler.
4. Tutarsız Aile Tutumu :
· Bu ailelerde çocuğun yaptığı bir davranış bazen çok sert bir tepki alabilirken, bazen de çok olumlu karşılanabilmektedir. Tutarsız anne babanın iki çocuğuna karşı farklı tutumu ya da anne babanın kendi eğitim tarzlarındaki farklı tutumları çocukları olumsuz yönde etkileyebilir.
Tutarsız Aile Tutumunun Çocuğun Kişilik Gelişimine Etkileri :
· Bir davranışın kimi zaman ödüllendirilmesi kimi zaman da cezalandırılması çocukta cezanın anlamı ve suçun niteliği hakkında kuşkular uyanmasına neden olur. Ne zaman, nerede, ne yapacağını bilemezler.
· Kendi görüş ve düşüncelerini aktaramazlar.
· Çocuk kendini kanıtlamak ve dikkatleri üzerine çekmek için, ürkek, yumuşak huylu, söz dinleyen ya da kendi benliğini ve bağımsızlığını göstermek için kavgacı, sinirli bir çocuk olabilir. Zamanla çevrelerindeki insanlara güvenmeyen, her şeyden şüphelenen, kararsız bir kişilik yapısı geliştirebilirler.
5. Mükemmeliyetçi Anne Baba Tutumu :
· Mükemmeliyetçi tutumda anne baba her şeyin en iyisini çocuğundan bekler. Kendi gerçekleştiremediği yaşantıları çocuğunun gerçekleştirmesini ister ve çocuk olduğu gibi kabul edilmez.
· Çocuktan aşırı titizlik ve temizlik beklenir.
· Mükemmeliyetçi ailelerde kurallar ve kalıplar belirlenir ve çocuğun bunlara mutlaka uyması beklenir.
Mükemmeliyetçi Anne Baba Tutumunun Çocuğun Kişilik Gelişimine Etkileri :
· Mükemmeliyetçi anne baba tutumuyla yetişen çocukların fikirleri genelde çok katıdır. Bir şey veya kimse ya çok olumlu ya da çok olumsuzdur.
· Her işte en iyi ve en üstün olmak ister. Fakat istediği seviyeyi yakalamayınca hayal kırıklığına uğrar ve çalışmayı tamamıyla bırakabilir. Aşağılık duygusu gelişir.
6. Kabul Edici, Güven Verici ve Demokratik Aile Tutumu :
· Sevgi, saygı, huzur, güven ve şeffaflık olan ailede çocuk tüm yönleriyle kabul edilir. Anne baba davranışları ile çocuğa uygun birer model, çok iyi rehberdir. Çocuğa yol gösterir ama alacağı kararlar konusunda serbest bırakır.
Kabul Edici, Güven Verici ve Demokratik Anne Baba Tutumunun Çocuğun Kişilik Gelişimine Etkileri:
· Demokratik ve güven verici bir ortamda yetişen çocuk, kendine ve çevresine saygılı, sınırları bilen, yaratıcı, aktif, fikirlere saygı duyan, fikirlerini rahatlıkla söyleyebilen, kişilik ve davranışları açısından dengeli, sorumluluk duyguları gelişmiş, hoşgörülü, işbirliğine hazır, arkadaş canlısı, duygusal ve sosyal açıdan dengeli ve mutlu bir birey olarak yetişir.
· Anne babanın tutarlı ve kararlı tutumu çocuğun kendisine ve çevresindekilere güven duygusunu geliştirir.
· Kendi haklarını savunurken başkalarının haklarına da saygı duyar.
Aile çocuğun toplumsallaşmasını sağlayan kurumlardan biridir. Çocuk en kritik aşamalarını aile içinde geçirir. Çocuğun bedensel ve ruhsal gelişiminde aile çok büyük bir rol oynar. Özellikle ailenin tutum ve davranışları çocuğun ruhsal gelişiminde çok önemlidir. Birçok araştırmalar, bu varsayımın doğruluğunu kabul eder. Ebeveyn tutumları ile çocuğun davranışları arasındaki ilişkiyi göstermek amacıyla, sayısız araştırma yapılmıştır. Bunlardan Becker (1964), Mark (1955), Shben (1943), Schoeter ve Bell (1958), hepsininde amacı çocuk yetiştirme tutumunu saptayıp, buna ilişkin çocuk davranışlarını incelemek olmuştur. Bundan başka, Lafore’nin (1945) yapmış olduğu araştırma, günümüzdeki görüşlere ışık tutmuştur. Lafore, ana _baba tiplerini dört gruba ayırmıştır Bunlar:
a)Diktatör Ana-Babalar: oriteye çok fazla önem veren, çocuğun kendilerine karşı boyun eğmesini isteyen ana_babalardır.
b)İşbirliğine Yatkın Ana-Babalar:Başat özelliği dostça davranışı olan ana-baba, çocuğa karşı saygı havasında davranan, herşeyi açıklayan ve birlikte hareket edildiği zaman kayıtsız, şartsız boyun eğmenin gerekli olmayacağına inana kişilerdir.
c)Kararsız Ana-Babalar:Çocuğuna duruma göre davranan, davranışlarını duruma göre değiştiren ana-baba. . Bunların belli davranış biçimleri yoktur, her yeni duruma başka bir tavır takınırlar. Durum iyi ise mesele yok, ana-baba iyi dir, durum kötü ise şaşırıp kalırlar, ne yapacaklarını, ne yapmaları gerektiğini, ne zaman yapacaklarını bilemezler ve kararsızlığa düşerler.
d)Yatıştırıcı Ana-Babalar:Başat özelliği, uzlaşma ve bir dereceye kadarda olsa çocuktan çekinmesi olan ana-baba. Denetim çocuğun elindedir. Böyle ana-babalar, bir bakıma zorluklardan kaçınan, zorluklar karşısında yan çizmeye kalkan kişilerdir .
İnsan yaşamında, doğumdan önce başlayan ve hayatın sonuna kadar etkisini sürdüren bir kurum olarak aile, fizyolojik olduğu kadar ekonomik, kültürel ve toplumsal yönleriyle de kişinin ruhsal gelişimini, davranışlarını biçimlendirip yönlendirir. Aile, tüm yönleriyle incelenmesi son derece güç bir yaşama ortamıdır . Gencin kendini tanıması, kişiliğini kazanması ve uyum sağlamasında anne-baba tutumlarının yeri çok önemlidir.
Anne baba tutumları, sevgi, hoşgörü ve kabul etmeyi içine alan “demokratik tutum” ve sevginin gösterilmediği hoşgörünün olmadığı, reddetmeyi içine alan “otoriter tutum” olmak üzere iki genel başlıkta toplanabilir.
Demokratik anne-baba, çocuğun arzu ve ihtiyaçlarına karşı ilgilidir. Çocuğun davranışlarını ilgi ve anlayışla izler. Onun iradesine ve sağlıklı uyumuna değer verir. Çocukları yaşına göre kendisi ile ilgili bazı kararlar almaya teşvik eder. Önemli konularda alınan kararların nedenlerini çocukla tartışır.
Otoriter anne-baba ise, çocuğa olan sevgisini bile çocuğu istenilen şekilde davrandıkça (şartlı) gösterir. Sevgiyi bir pekiştireç olarak kullanır. İstenen davranışlar da çoğunlukla gelenek ve daha üst otoritelerce saptanmış kurallara uygun davranışlardır.
Baskı altında büyüyen çocuk, çekingen, başkalarının etkisinde kolayca kalabilen, aşırı hassas bir kişilik yapısına sahip olabilir. Anne babanın aşırı koruması, çocuğa gerekenden fazla kontrol ve özen göstermesi sonucu çocuk, genellikle diğer kimselere bağımlı, özgüveni olmayan bir birey olarak yetişir.
Aşırı hoşgörü ve dürüstlük, çocuğun bencil olmasına ve zayıf sosyal çevre uyumuna neden olur. Çocuğuna boyun eğici davranış gösteren anne-babaların çocuk üzerinde gerektiğinde otorite sağlamaları mümkün olmaz. Çocuk, doğumundan itibaren var olan ben merkezcil tavrını, bu aşırı boyun eğici tavır nedeniyle, zamanla sosyal normlara uygun şekilde değiştiremez, uyumsuzlaşır, Anne-babasına saygısı azalır.Onları yönetmeyi ister.
Anne-babasını otoriter olarak algılayan çocukların, kendini suçlama ve saldırganlık düzeyleri, demokratik olarak algılayanlardan daha yüksektir.
Demokratik, hoşgörülü ve kabul edici tavrın benimsendiği evlerde, çocuklar aktif, bağımsız kararlar alabilen, yaratıcı, toplumsal bireyler olarak yetişirler. Yaşıtları arasında yüksek düzeyde kabul görürler. Bu tarzda yetiştirilen çocuklar, kolay egemenlik kurulamayan, başarılı, yapıcı, özel merakları olan bireyler olur, öte yandan otoriter tutumun benimsendiği evlerdeki çocuklarda, kavgacılık, işbirliğine yanaşmama, engel olunamayan ve tekrar eden saygısız davranışlar tespit edilmiştir.

Çocuklarda Öğrenme…

Öğrenme güçlüklerini anlamak için öğrenmenin gelişimsel aşamalarının iyi bilinmesi gerekir.
Öğrenme gelişimsel olarak 5 aşamada gerçekleşir

  • Algısal Öğrenme
  • Ayırt edici – Birleştirici Öğrenme 
  • Özümleme
  • Uyum
  • Sembolikn Öğrenme

 

1. ALGISAL ÖĞRENME
Duyma, tat, koklama, dokunma, hareket ve görme duyularının
kullanımını içerir.
Uyarılara uygun tepkide bulunabilme öğrenilir.
ÖRNEK
ANNE SÜTÜ BİBERON MEYVA SUYU ÇORBA…

2. AYIRDEDİCİ-BİRLEŞTİRİCİ ÖĞRENME
Nesneler arasındaki benzerlik ve farklılıkları ayırt etme, bağlantılar kurabilme öğrenilir. Sıralama, eşleme, sınıflandırma becerileri kazanılır.
HANGİSİ KÖPEK?

3.ÖZÜMLEME.
Önceki süreçler özümlenir. Kullanmak istediği zaman için kendisinin bir parçası haline getirir.
4.UYUM.
Özümlediği bilgiyi kullanmak ve yeni durumlara aktarabilmektir(koltuk egzersizi)
5. SEMBOLİK ÖĞRENME
* Öğrendiklerini sembollerle (çizim, harf, sayı) gösterebilmek.
* Sembol sistemini öğrenerek
O -Y -A becerileri kazanır.

Kilolar…

Birçok kişi fazla kiloları ile başının dertte olduğunu söyler veya bunu davranışlarıyla gösterir. Fazla kiloların oluşum nedenleri de kişilere göre farklılık göstermektedir. Yaşam tarzı veya genetik yapı insanların kilo problemlerinin çeşitliliğini sağlar.
Fazla kiloları ile fizyolojik veya psikolojik sorunları olan kişiler bu kiloları bir an evvel vermek ve istediği forma gelmek isterler. Fazla kilolardan kurtulmak için yapılan yanlış uygulamalar ise metabolizmaya zarar verebilir. Bilinçsiz bir şekilde kilo vermeye çalışmak yerine bir beslenme uzmanı ya da diyetisyene başvurmakta yarar vardır. Zayıflamak için yapılan çok fazla hareket veya egzersiz de sağlık açısından risklidir. Zayıflamayı kafanıza koyduysanız, mutlaka bunu başarabileceğin iz bir yol vardır. Kilo vermek için araştırmalar yapmak ve kendimizi uygun farklı yollara başvurmak da bir sakınca yoktur. Her bünyenin aynı performansta kilo vermesini veya almasını bekleyemeyiz. Uyku düzeni ve çalışma temposunun da kilo durumu ile doğru orantılığı olduğunu söyleyebiliriz. Vücut için gerekli olan miktardan fazla uyumak kilo kaybını önlediği gibi kilo alınmasına da sebep olabilir. Uykunuz geldiği zaman uyumak ve kalkmanız gereken vakitte de kalkmak en iyisidir. Güne zinde başlamak için ise kahvaltı ve spor yapmayı da ihmal etmemek gerekir. Rejim yaparak kaybettiğiniz kiloların tekrar geri gelmemesi için hazır yemeklerden, yağlı yiyeceklerden mümkün olduğunca az tüketmeniz gerekecektir. Zayıflama süresi içerisinde vücudunuz su kaybedeceği için yeterli miktarda su tüketmeniz hayati önem taşır. Piyasada var olan zayıflama ilaç ve haplarının bünyenizde çeşitli rahatsızlıklar meydana getirme ihtimaline karşı yan etkilerinin iyice araştırılması ve bir uzmana başvurulması gerekebilir.

 

Kilo vermenin mantığı alınan enerjinin, verilen enerjiden az olmasıdır. Bu nedenle aldığınız enerjinin fazlasını verebilecek şekilde diyet veya egzersiz programı izlemek gerekir. Sadece diyet listelerine uyarak veya egzersiz yaparak kilo vermenin bir garantisi yoktur.
 Hareket etmeyi sevmeli ve yediklerinize de dikkat etmelisiniz. Fazla kilolarınızla bir probleminiz yoksa veya fazla kilolarınızın olmadığını düşünüyorsanız en azından formunuzu korumaya yönelik önlemler alabilirsiniz. Bu sayede hem biyolojik hem de psikolojik sağlığınızı riske atmamış olursunuz. Rejim yaparken kendinizi aç bırakmak ve düzensiz bir yeme alışkanlığı edinmek yanlış olacaktır. Düzenli öğünlerle beslenmek ve bu öğünleri sık tutmak daha verimli olacaktır. Bu öğünlerde tıka basa doymaya değil ihtiyacınız kadar yemeye çalışmalısınız.
Yemeklere çorba ve salata ağırlıklı olarak başlarsanız ana yemekten fazla yememe şansınız artar ya da en azından ana yemekle ekmek yemenize gerek kalmaz. Bunun yanında yemeğin üstünden biraz süre geçtikten sonra mevsimlik meyve veya sebze tüketmek de sağlığınız için yararlı olacaktır
Kilolarınızla barışık olun fakat onlardan kurtulmak için de çabalamayı ihmal etmeyin. Unutmayın ki bu sizin psikolojik ve biyolojik olarak daha rahat olmanızı sağlayacaktır.
 Zayıflamak istiyor fakat bir türlü başarılı olamıyorsanız, pes ederek bir çözüme ulaşamayacağını zı unutmayın.

Boğalar neden kırmızı sevmezler…

Öncelikle boğa güreşlerinin ne kadar saçma olduğunu yazmakla başlamak istiyorum çünkü hayvancağıza ok saplıyorlar ve bu acıyla nereye saldıracağını şaşırıyor hayvancağız…

 İnsanların acı çekmesi ne kadar kötü ve vahimse bir hayvana da bu işkencenin yapılması o kadar kötü.

 

Aslında kırmızı renk hiçbir boğayı kızdırmaz. Çünkü boğalar renk körüdür ve kırmızıyı diğer renklerden ayırt edemezler. Boğa güreşinde matador boğayı eline aldığı şapkasını şalını sallayarak kızdırır. Boğanın kırmızı şala saldırdığı inancı yanlıştır.

İspanya’da boğaların kırmızı renge saldırdığı inancı, matadorların kırmızı başlık kullanmaları nedeni ile yaygınlaşmıştır. Halbuki başlıklarda bu renk boğayı kızdırmak için değil, seyircilere hoş görüntü verebilmek için seçilmişti.

Kırmızı renk aslında insanları etkiler. Yapılan deneylerde bu rengin insanlarda kan basıncını yükseltip, kalp atışını hızlandırdığı saptanmıştır. Bunun nedeninin de kırmızının, kanın rengi olduğu sanılmaktadır.

Boğalar arenada kırmızı rengi görünce asabileşmezler. Kendinizi boğanın yerine koyun. Etrafınızdaki çığlık atan binlerce insanın ortasında, tozlu, gürültülü ve çok sıcak bir ortamda, sırtınıza saplanmış onca kılıcın acısı içinde, bir de şapkasını şalım sallaya sallaya üstünüze gelen bir adam varsa, yani kızmak için bu kadar sebep varken, sırf rengi kırmızı diye bir bez parçasına kızar mıydınız?

Boğa güreşi hakkında bilinen yanlışlar sadece bu kadar değil. Aslında boğa güreşi geleneği İspanya’dan doğmuş değildir, îlk çağlardan itibaren boğa, kuvvetin, dayanıklılığın ve verimliliğin simgesi olmuştur. Boğa güreşinin ilk versiyonu antik Yunan, Roma, Mısır ve hatta Kore ve Çin medeniyetlerinde görülür.

Boğaya Persliler taparlar,  Afrika Zuluları ise öldürüp safrasını içerlerdi. Tüm bu geleneklerin temelinde, hayvanın gücü yatmaktadır. Bu geleneğin bir şekilde İspanya’ya geldiği, Avrupa ülkeleri içinde feodal düzeni en son terk eden bu ülkede de kalıcı olduğu sanılmaktadır.